37. İstanbul Film Festivali başladı.  Başlayalı da 1 hafta kadar oldu aslında. 6-17 Nisan tarihleri arasında sinema salonlarını sanat ateşi kaplayacak desek yeri. Dünyanın dört bir yanında 218 yönetmenin 198 filmini gösterime sundular. Bu filmlerden bazıları usta yönetmenlerin eski filmlerini hatırlatmak, onlara birkez daha selam çakmak adına, bazıları ise yeni gösterime girmiş sanatsal dünya sinemasını tanıtmak amaçlı. Türkiye’nin en büyük film festivali olan 37. İstanbul Film Festivali, İstanbul’un her yerine yayılmış durumda. Çoğu semtteki sinemalardan izleyebilir, siz de bu festivalin bir parçası olabilirsiniz. 1 TL’ye bile izleyebileceğiniz bazı filmler var. Bizden söylemesi kaçırılacak bir etkinliğe benzemiyor.

Sizler için kendim gidip izlediğim kişisel favorilerimi derledim. Haydi başlayalım!

 

1- Persona – Ingmar Bergman / 1966 / İsveç

Ingmar Bergman dünya sinemasının en büyük efsanelerinden biri. Rahatsız edici ve kafa karıştırıcı filmleriyle tanınmakta. Hatta ne kadar büyük bir usta olduğunu David Lynch’ten tutun Claude Chabrol’e ilham vermesinden anlayabiliriz. Filmden bahsetmek gerekirse, bu filmi çekmek Bergman’nın nasıl aklına geldi dersiniz? Kendisi bir iç kulak iltihabı geçirmektedir ve bu sebeple başı dönmektedir. Doktoru ona bu baş dönmesini yaşadığında tavana bakmasını böylelikle bu dönmenin geçeceğini söyler. Bergman ise her baş dönmesi yaşadığında tavana bakar ve iki yüz hayal eder ve bu iki yüzün baktığı noktada birbirine karışmasını izler. İşte “Persona” bu şekilde yaratılmıştır. Filmin çekim yöntemleri, kurgusu ve akışı tam bir profesyonellik örneğidir. Filmde ünlü bir oyuncu olan Elisabeth, Elektra adlı oyunu sahnelerken aniden susar. Doktorlar bunun bilinçli bir eylem olduğunu ve psikolojik bir sebepten olmadığını söyler. Kendisine bir hemşire atarlar. Bir yazlıkta Alma ve Elisabeth’in diyologlarını izleriz. Tam bir nevroz sineması örneği bu baş yapıt, karakterlerin benliklerini bulma mücadeleleri ve sessizliğe tepkileri ile bizi bizden alır. Eğer sizin de böyle bir ihtiyacınız varsa, durmayın izleyin deriz biz.

 

2- Severina – Felipe Hirsch / 2017 / Brezilya, Uruguay

Günümüz edebiyatına melankolik bir yorum mu arıyorsunuz? İşte tam sizin için yaratılmış bir eser. Bir yazar düşünün, üretkenlik döneminde yeni bir şey arıyor, didiniyor. Öncelikle buradan başlayalım. Filmde bir yazarın bir eser yaratmadan önceki safhası inanılmaz doğal ve içten anlatılmış. Yazarın yaşadığı tüm kaygılar izleyiciye aktarılmış. Film tabii ki sadece bununla gitmiyor. İzleyici bu kısımla büyülenmişken karşımıza bir kitap hırsızı çıkıyor. Filmin ismi de buradan geliyor zaten. Severina adlı bir var bir yok bu kitap hırsızına, bir kitapçı işleten yazarımız aşık oluyor. İşte melankoli ise burada, bu ilişkinin işleyişinde su üstüne çıkıyor. İkili ilişkilerin başka bir tarifi bir iç yolculuk diyebiliriz size bu film için.

 

3- Dört Köşeli Üçgen – Mehmet Güreli / 2018 / Türkiye

Bir tütün deposuna bekçilik yapan başrol oyuncumuza “Gözlemci” denmektedir. Neden peki? Çünkü o sadece bakanlardan değil aynı zamanda görenlerdendir de. Baktığı her şeyi detaylı olarak kaydeder, her şeyi gözler. Bu sebeple çevresiyle de fazla geçinemez. Salâh Birsel’in aynı adlı romanından beyazperdeye uyarlanmıştır. Kitabı okuduğunuzda artık normal biri olarak yaşayamazsınız. Her şeye farklı bir gözle bakmaya başlarsınız. Gördüğünüz her şeyi detaylı olarak işleyen, süzgeçinizden geçirip başka bir form kazandırıp yorumlayan birine dönüşürsünüz. Filmi izlemenizi önerdiğimiz gibi kitabı da okumanızı öneriyoruz! Film hakkında spoiler’a kaçmadan “Dörtgenin üç köşesi mi vardır yoksa dörtgenin köşesinde durduğunda, üç köşeyi gördüğün için, üç köşesi mi vardır? Bir dörtgen, üç köşeli de olabilir mi?” diyerek bitiriyoruz sözlerimizi.

 

4- Stalker – Andrei Tarkovsky / 1979 / Rusya

Benim kişisel favorimdir. Uzun süreler etkisinden çıkamadığım doğrudur. Festivale film gelmeden önce 2 kez izlemiştim ve 3. kez izlemek için biletimi aldım. Tarkovsky’nin ileri görüşlülüğü, hayal gücü ve profesyonelliği bu filmde kanıtlanmaktadır. En ünlü bilim-kurgu yazarlarından olan Rus Strugatskiy kardeşlerin senaryosunu üstlendiği bu film bir başyapıttır. Tarkovsky’nin bilinen siyah beyaz çekiminden kendini koparıp renkli karelerin de bulunduğu bu film yönetmen için bir başlangıç çizgisidir. Peki ya filmde ne var? Stalker aslında insanları girmenin yasaklı olduğu “Derin Bölge”ye onları götüren bir rehberdir. Derin Bölge denilen bu yerde ise en saklı hayallerimizin olduğu söylenir. Bizim film hakkında bu kadar konuşmamız bile filmi merak etmenize yetmiştir bence. Filmin içerisinde birçok felsefik kaygı bulabilirsiniz. Filmi izlerken veyahut izledikten sonra bunları düşünmeniz size çok yarayacaktır. Karakterler de bunu yapmaktadır çünkü. Neden girmenin yasaklı olduğu bu bölgeye, hayallerine, gitmek için her şeyi yapmaktadırlar? Stalker onların yaptığı bu yolcuğun hayatlarında aldıkları en iyi karar olduğuna ikna etmeye çalışıyor fakat karakterlerimiz bazen bunun bir ihtiyaç olup olmadığını geçin varlığının gerçek olup olmadığını sorguluyor. Gerçek hayatla paralelleştirdiğimizde bize bu ağır mesajı veren uzun soluklu bu film izlenmesi gerekenler listenizde umarım ilk sırayı almıştır.

 

5- Charleston – Andrei Cretulescu / 2017 / Fransa, Romanya

Romanya sineması günümüzde yükselişe geçmekte ve bu yükselişe geçen sinemanın öncülerinden Andrei Cretulescu bizlere bir aşk filmi sunuyor. Film duruluğu ile bizi alıyor öncelikle. Karısını kaybeden bir adamın karısının aşığı ile beraber bu yası tutuşunu gözler önüne sunuyor. Andrei Cretulescu’nun sözleriyle bu film “hüzünlü ama umutsuz olmayan, komik ama mutlu olmayan, bir umutsuz aşk filmi”.  Düşünün ki karınızın aşığı bir gün size geliyor ve ölümünden dolayı yaşadığı yası atlatamadığını söylüyor, bu yası atlatmak için sizden yardım istiyor. Başta size mantıksız gelen bu fikir, hayatınızı filme dönüştürecek bir “evet” cevabı ile sonlanıyor. İkili ilişkiler hakkında birçok yorum barından bu tatlı ve aşk üçgenleri ile dolu filmi size öneriyoruz.

37. İstanbul Film Festivali’nde buraya sığdıramadığımız daha birçok film mevcut. Hepsi de birbirinden kaliteli ve farklı hikayeler ile yoğrulmuş. Filmler bazen yaşayamadıklarımızı ya da yorumlayamadıklarımızı görmemizde bir araç. Sadece nasıl bakıldığı ile alakalı. Kendinize veya çevrenize adapte ettiğinizde vizyonunuzu ve ufkunuzu geliştirecek yöntemler. Bunları evden de izlerim ben ne olacak diyorsunuz tabii, fakat festivalin büyüsünü geçtik, karanlık bir odada tüm algılarınız filmdeyken düşünmek pahabiçilemez bir fırsat bizce. Siz siz olun filmlerden elinizi ayağınızı çekmeyin.

Ha bir de unutmadan mutlaka ve mutlaka,

Sevgiyle kalın.

Yazar hakkında

Bengi Özkılınç

Bengi, 24 Aralık 1997 doğumlu. Aslen İzmir'li fakat 15 seneyi aşkın süredir İstanbul'da yaşıyor. İstanbul Üniversitesi Eczacılık öğrencisi. Küçüklüğünden beri yazmayı çok seviyor. Kendi objektifini insanlarla paylaşabilmesi ona ilham veren şey.