Aşk tartışılmaya açık bir kavramdır. Kimisine göre böyle bir şey yoktur ve inanması güçtür, fakat bazılarımıza göre o olmadan yaşamak imkânsızdır. Varlığına inansak da inanmasak da olduğuna inanan, hatta aşkı yaşamış insanların hikâyeleri hepimizin içini ısıtır. 14 Şubat ile birlikte çevremizdeki her şey biranda aşkın rengi olan kırmızıya boyanmış durumda. 14 Şubatı 15 Şubata bağlayan gecede değişen bir şey var mıdır, kutladığımız günü özel kılan nedir bilmeyiz fakat yaratılan auraya uygun bir yazımız var! Sizler için “Vay be ne aşkmış!” dedirtecek ünlü 7 çifti derledik, dilimiz döndüğünce de hikâyelerinden kesitler sunmaya çalıştık.

Frida Kahlo ve Diego Rivera

Frida’nın resim yapmaya, üretmeye aşkı başladıktan sonra başına gelen talihsiz kazayı hepimiz duymuşuzdur. Yavaş yavaş toparlanmaya başladığında sosyalleşmek için arkadaş çevresinin düzenlediği partilere katılma kararı aldı Frida. Bu partilerde Diego’nun adını duymaya başladı. Diego da Frida gibi bir ressamdı fakat Frida’nın sanatını icra etmeye başladığı ilk zamanlarında Diego Meksika’nın ötesine adını duyuracak kadar ünlenmişti. Bir gün onunla yüz yüze tanışma fırsatı yakaladı Kahlo ve ona eserlerini gösterdi. Bir sanatçı olarak duyduğu Diego hayranlığının büyük, tutkulu ve fırtınalı bir aşka dönüşeceğinden haberi yoktu. Sonrasında her şey hızlıca ilerledi. Aşık oldular. Evlendiler. Her şey yolunda giderken Diego’nun Frida’nın ablasıyla bir ilişkisi olduğu dedikoduları çıktı, Frida çok yıprandı. Öncelikle evlerini ayırdılar sonrasında da evliliklerini bitirdiler fakat Frida Diego’yu asla unutamadı. Onun hayatında yarattığı acıyı şöyle anlattı, “Seni sevmeye başladığım o günden beri acı çeken bir yüreğim var.” Neler yaşadılar neden aşkları bu kadar büyük detaylı olarak okumanız mümkün, Frida’nın Diego için yazdığı mektuplarla başlayabilirsiniz bu büyük aşkı anlamaya. Fakat bu aşkı bu kadar büyük kılan nedir diye sorarsanız, bize cevap vermek düşmez çünkü Frida bir mektubunda söylediği bir sözle her şeyi açıklamış bizce. “Senin çirkin olduğunu söyleyen annemden nefret ettim. Sana benim gibi bakamayan herkesten. Senin güzelliğini görememelerini anlayamadım hiç… Ama sevgilim, bir daha gelseydim dünyaya yine seni severdim… Canlı canlı çürüyeceğimi bilerek!”

 

Monaco Prensi III. Rainer ve Grace Kelly

Aşk bir kandırmaca mı? Öyleyse kandırılmak ister miydiniz? Bu hikâyeyi okuduğunuzda büyük konuşmamanız gerektiğini anlayacaksınız. Grace Kelly döneminin en güzel ve en ünlü oyuncularındandı. Monaco Prensi ise uzun süredir onu takip etmekteydi. Grace’in güzelliğinden etkilenmişti fakat aynı zamanda başka bir gerçek de vardı. Monaco’nun bir prensese ihtiyacı vardı. Monaco ekonomik olarak zor günler yaşamasının yanında, Rainer eğer arkasında bir veliaht bırakmazsa ülke Fransa kontrolüne geçecek ve haritadan silinecekti. Rainer bir moda çekimi için Grace’i ülkesine çağırdı. Sonrasında ise olan oldu birbirlerine aşık oldular ve evlendiler. Her şey bir peri masalı gibi gidiyordu. Grace’in 2 kızı ve bir oğlu olmuştu. Fakat çocukların doğmasıyla peri masalı da son buluyordu. Rainer tüm ilgisini kaybetmiş ve Grace Kelly’i aldattığı dedikoduları ortalıkta dolaşıyordu, Grace evlilik nedenlerini de öğrenmişti. Her şey üst üste gelirken Grace onu ağır bir depresyona sürükleyen hayatından kurtulmanın yolunu hayır işleri yapmakta buldu. Monaco halkı Grace’i çok seviyordu. Sonrasında bir trafik kazası geçirdi ve öldü. Rainer ise Grace’in değerini onu kaybettikten sonra anladı. Bir daha hiç evlenmedi ve öldükten sonra Grace’in yanına gömüldü. İkili ilişkiler hakkında yorum yapmak bize göre imkânsız fakat bu aşkın bir hayal kırıklığı mı yoksa büyük bir ders mi olduğuna siz karar verin.

John Lennon ve Yoko Ono

Lennon ve Ono, Ono’nun Londra’daki sergisinde tanıştılar. İlk görüşte aşka inanır mısınız? Yapılan röportajlarda birbirlerini ölene dek seveceklerini ilk görüşte anladıklarını söylemişler John ve Yoko. Beraber barış için, özgürlük için savaştılar. Savaşlarını yaptıkları sanat ile verdiler. Vietnam Savaş’ını beraber protesto ettiler. İnandıkları şey için beraber ayakta durdular. Öyle büyük bir aşktı ki bu, dokunulabilecek, anlatılabilecek bir şey değildi. Lennon, Kraliçe’nin Beatles grubu üyelerine verdiği şeref madalyasını Yoko uğruna, İngiltere dış politikasını protesto amaçlı geri iade etmişti. Oğullarının doğmasıyla birlikte bu dillere destan aşk dallandı, filizlendi. Fakat her şey o kadar da güzel sonlanamadı. 8 Aralık 1980’de John evinin önünde vurularak öldürüldü. Hayatının en büyük acılarından birini yaşadı Yoko Ono. Acısını geçirir miydi bilinmez fakat tarifsiz aşkını ve sevgisini gösterecek birçok şey yaptı. İzlanda’da, Imagine Peace Kulesini, Japonya’da John Lennon Müzesini ve Central Park’ta Strawberry Fields Anıtını yaptırdı. Bu şeyler tabii ki sevgisini gösterecekti fakat ölçmeye asla yetmeyecekti.

 

Napolyon ve Josephine

Şimdi sırada bir sarmaşık gibi sizi saracak bir aşk hikâyesi var. Bu hikâye bir kadının tutkusuna ve zekâsına, bir erkeğin ise büyük aşkına ev sahipliği yapıyor. Josephine güç aşığı bir kadındı kocası Fransız İhtilalinde infaz edilmişti. 32 yaşındaydı ve Napolyon ile ortak bir arkadaşlarının evinde tanıştı. Napolyon Josephine’i gördüğünde henüz 27 yaşındaydı ve ona ilk görüşte âşık olmuştu. Yakın çevrelerinin bu yaş farkına olan itirazları önemsizdi çünkü Napolyon’un gözü aşktan kör olmuştu. Josephine ile evlendi. Napolyon savaşçı bir yöneticiydi savaşlara gidiyor fakat yanında adeta Josephine’i de götürüyordu ona her gün mektup yazıyor ve aşkından deliye dönüyordu. Josephine ise o savaşa gittiğinde eğlencelere gidiyor neredeyse onu önemsemiyordu. Mektuplarında soğuk ve mesafeliydi. Sık sık mektup yazmayı unutuyordu. Bu umursamazlık Napolyon’un ona daha da âşık olmasını sağlıyordu. Mektuplarından birinde şöyle der Napolyon, Senden hiç mektup gelmeden geçen üç gün. Bense her gün yazdım. Bu ayrılık korkunç bir şey. Her aşk soluksuz yaşanır mı bilinmez fakat tarihten ders almakta fayda vardır. Napolyon 40 yaşına gelmişti fakat hala bir veliahttı yoktu. Josephine’den boşanma kararı aldı. Çünkü Fransa onun için her şeyden önemliydi, tek aşkı Josephine’den bile. Büyük aşkı Josephine bunu beklemiyordu, büyük bir darbe yedi. Ayrıldılar, Napolyon’un başka bir kadından çocukları oldu fakat ölmeden önce söylediği sözler şunlardı: “Hayatım şu 4 sözcükten ibaret ; Fransa, Ordu, Fransa Ordu Komutanlığı ve Josephine…” Kaçan her zaman kovalanır mı bilemiyoruz fakat aşkta her zaman her şeye hazırlıklı olmakta fayda var.

 

Simone de Beauvoir ve Jean Paul Sartre

“Sartre’la karşılaştığım zaman, her şeyi kazandığıma inanmıştım. Onun yanında benim kendimi gerçekleştirmem başarısızlığa uğrayamazdı. Şimdi kendi kendime şunu söylüyorum: Kurtuluşu bir başkasında görmek, yıkılmanın en güvenli yoludur” demiştir Beauvoir. Kaçımız buna katılırız? Ben inananlardan biriyim sanırım. Bu hikâye, inandıkları şeylerin öncüleri haline gelmiş düşünce temsilcilerinin kendileri kadar güçlü, sağlam ve öncü aşklarının hikâyesidir. Beauvoir ve Sartre hiç evlenmedi, hiç aynı evi paylaşmadı fakat her gün mutlaka görüştüler. Hayatlarının sonuna kadar ilişkileri devam etti. İlişkileri bir pakt ile başladı. İkisi de birbirlerinin olacak fakat asla sınırlanmayacaklardı. En önemli kuralları şeffaflıktı. Daima dürüst olacak birbirlerine asla yalan söylemeyeceklerdi. İkisi de döneminin en büyük filozoflarındandı. İnandıkları şeyleri var etmelerine yardımcı oldu ilişkileri, birbirlerinin felsefelerine destek oldular. Sınırlarını zorlayan şeffaflık ve kıskançlık duygusuyla savaştılar. Hayatlarına farklı insanları da aldılar fakat her zaman dürüst oldular. Ne kadar yaşanılabilir bir ilişki bu kişiden kişiye değişir tabii ki. Ama bu 20.yüzyılın en büyük aşklarından birini yaşadıkları gerçeğini hiçbir şekilde değiştiremez.

 

Jane Birkin ve Serge Gainsbourg

Kült bir aşk mı aradığınız? Tam size göre bir aşk hikâyesi okumak üzeresiniz o zaman! Jane ve Serge “Slogan” filminin setinde tanıştılar. Filmin yönetmenin ayarladığı bir akşam yemeğinde karşı karşıya oturdular. Serge sadece şarap içiyor ve memnuniyetsiz görünüyordu. Jane buna dayanamayarak onu dansa kaldırdı. “ Ben dans etmeyi bilmem” dese de Serge, Jane onu piste sürükledi. O dans o dans ki gecenin sonuna doğru Rus Kemancıları Kulübünün önünde Jane ve Serge hala dans ediyordu. Serge çok sarhoştu sızmıştı ve Jane plakçıdan dans ettikleri şarkının bulunduğu plağı günün ilk ışıklarında satın aldı ve Serge’nin ayak ucuna bıraktı. İşte doludizgin aşkları böyle başladı. Birbirlerine deliler gibi âşık olmuşlardı fakat aynı çatı altında kalamayacak kadar da bağımsızlıklarına düşkünlerdi. Birlikte olamadılar. Ayrılmadılar da. 11 yıl boyunca Serge bir kalp kriziyle ölene kadar birbirleriyle görüşmeye devam ettiler. Ölmeden bir gün önce Serge Jane’i aradı. Ona bir pırlanta aldığını söyledi. İnişlerle çıkışlarla dolu da olsa onlar hala asla yaşlanmayan ve solmayan siyah beyaz karelerde yaşıyorlar.

 

Salvador Dali ve Gala

Delicesine bir aşk yaşamak ister miydiniz? Aradığınız ve peşinden koştuğunuz şey bu mu? Böylesine bir aşkı yaşaması bizi şaşırtmayacak bir isim var sırada. Kendisini bir deli olarak tanımlayan Salvador Dali’den de böylesi bir aşk beklenirdi doğrusu. Dali yaşadığı travmalardan dolayı kadınlar ve aşk konusunda güvensizdi. Ta ki karşısına Gala çıkana kadar.

Dali yıllardan sonra ilk kez bir kadına karşı bir şeyler hissediyordu. Plajda buluşmak üzere sözleştiler. Kadınlar konusunda korkuları olan Dali nasıl konuşacağını bilemediğinden kahkahalara boğuldu. Başka kadınlar onun onlarla dalga geçtiğini düşünür Dali’yi orada terk ederdi fakat Gala onun ruhunu okuyabiliyordu. Ellerini tuttu ve bir daha asla bırakmadı. İmkânsız bir aşktı çünkü Gala evliydi ve bir çocuğu vardı. Fakat bu onların büyük aşklarına engel olamadı. Gala çocuğunu ve eşini terk edip Dali ile kaçtı. Gala, Dali’nin ilhamıydı her tablosunda Gala’dan izler bulmak mümkün. “Gala beni evlat edindi. Ben onun yeni doğan çocuğu, oğlu, sevgilisiydim. Gala benden ölümün etkilerini söküp attı. Delirmememin nedeni, deliliğimi onun üstlenmesidir.” der Dali. 50 yıl boyunca aşkları dur duraksız devam etti. Ölüm onları ayırana kadar. Dali’den 10 yaş büyük Gala ölmüştü. Dali ise Gala’nın ölümünden sonra hayat ile tüm bağlantısını kesti.“Gala’nın acısından –ki benim acımdır-, Gala’nın ölümünden –ki benim ölümümdür- başka hiçbir şey hayatıma dokunamaz.”

 

Yazıyı yazarken fark ettim ki aşk dediğimiz kavramı yaşamak kişiye özgüdür. O kadar özgündür ki her nüans onu kişiye özel kılar. Belki de onu özel kılan, ihtiyaç kılan şey budur. Sizlerle beraber tarihe yazılmış aşkları işledik. Bazıları acılarla, bazıları büyük tutku ve mutluluklarla sonlanmış fakat sonlarından çok hissettirdikleri ve gerçeklikleriydi bizi etkileyen. Umarım hepinizin soyut ve irrasyonelliğinden şüphe duymadığımız bu aşk kavramını gerçekmiş gibi yaşatan, ona dokunabileceğinize inandıran hikâyeleri olur.

Sevgiyle kalın.

Yazar hakkında

Bengi Özkılınç

Bengi, 24 Aralık 1997 doğumlu. Aslen İzmir'li fakat 15 seneyi aşkın süredir İstanbul'da yaşıyor. İstanbul Üniversitesi Eczacılık öğrencisi. Küçüklüğünden beri yazmayı çok seviyor. Kendi objektifini insanlarla paylaşabilmesi ona ilham veren şey.